November 27, 2006

Boya kalemlerim...

Çocukken hep renklidir hayat. Hem de şimdi hatırlayamadığımız kadar çok renk vardır o dünyada. Kurbağalar mavidir, gökyüzü pembe, deniz sarı... Sonra birileri başlar bize renkleri kendi gördükleri gibi öğretmeye. “ Bak bu mavi, bak gökyüzü de bu renk, mavi”, “Hayır! Gökyüzü pembe!”, “Uydurma!”. Uydursak ne var sanki? Hepimiz mavi dedik de birileri istedi diye, daha mı güzel oldu bu dünya!

Sonra gerisi geldi. Bir bir yok oldu düşlerimiz. Yerlerini “gerçekler”, “doğrular” aldı. Ya da doğrularımızın, gerçeklerimizin yerini “onların düşleri” aldı. Biz savaşırken hala renklerimiz için, birden boya kalemlerimizden birisi kayboldu. Ağladık, tutturduk. Kaybetmenin ne demek olduğunu o küçücük ama bizim için en anlamlı nesnede anlamaya başladık. Kimse neden bu kadar üzgün olduğumuzu anlamadı. “Kaybolan kalemin olsun!” Daha kötü ne olabilirdi ki? İkinci kalem de kaybolduğunda sadece yenisini ister olmuştuk. Kayıplara alışmayı öğrenmiştik bile.

Birileri kendimizden başka birşeylere daha göz kulak olabileceğimizi düşündüğünde bir kuşumuz, kedimiz, tavşanımız oldu. Bizi nasıl büyüttülerse biz ona öyle yaklaştık. “Doğru” şeyleri ona da öğrettik. Ne de küçük yaşta öğreniyor insan kendini klonlamayı! İşte sıra bir başka kayıpta. Nesnelerden, canlılara geçtik. Günler boyu dökülen gözyaşları, çocukça ama saygılı anma törenleri. Derken bir başka köpek, bir bisiklet, bir ayakkabı... Hepsi çıkıp gidecek hayatımızdan ama zamanla alışıyor insan.

İnsan yaşarken okudukları, ekranda gördükleri, yaşamın döngüsü hep kendine uzak sanıyor. Hep, bir başkasının hikâyesini dinler gibi yaşıyor. Dünyaya gözünü açarken yanında olanlar hep orada kalacaklar sanıyor. İşte tam da bu yüzden kendini döngünün ortasında buluverdiğinde geride çok geride kalan renklerini arıyor. Onlar bu dünyadan çok uzaktalar çünkü. O dünyada kimse gökyüzüne mavi demiyor. Ama insanın düş gözü tıkanıyor yıllarla, hep mavi görüyor.

Hayatın “gerçekleri” bir bir başından geçmeye başlayınca sorgulamaya yetişemiyor insan. Kabulleniyor kayıpları. Zamanın kayboluşunu bile izleyebildikten sonra, “kaybolan kalemin olsun”.

November 19, 2006

Rüyalar defterinden bir yaprak...

Bir yaprak kımıldadı dalında. Çok uzun süredir onu alıp uzaklara götürecek rüzgârı bekliyordu oracıkta, yüreğinde kazayla kopup toprağa karışmanın korkusuyla. Bir akşamüzeri geldi ilk esinti. Fısıldadı kulağına yumuşacık. Tanıdıktı kokusu. Ümitlendi. Beklediğine değmeliydi... Sonra daha kuvvetli bir rüzgâr onu alıp masmavi bir nehrin ortasına bıraktı. Bu ne heyecan dolu bir yolculuktu böyle? Kalbi öylesine hızlı çarpıyordu ki...

Suya ilk dokunuşu... Bir ömre bedel! Sıcacık, nazik, güvenli dokunuşlarıyla gezdirmeye başladı onu nehir. Hiç tatmadığı duygular bir bir kalbine çarpar oldu. Yukarıda, onun gibi doğru rüzgârı bekleyen diğer yaprakların arasından süzülen, içini ısıtan güneş ne güzeldi. Hiç bu kadar parlak olduğunu hatırlamıyordu. Etrafta onun nehirle dansını doyasıya seyreden insanlar hep böyle neşeli miydi, yoksa hepsine kendi aksi mi yansıyordu?

Bu rüzgâr doğruydu besbelli. İyi ki de beklemişti onu bunca zaman. Kimse inanmıyordu oysa ona. Bütün rüzgârlar eninde sonunda aynı değil miydi? Hepsi sonunda toprağa karışmayacak mıydı? Oysa o karar vermişti bir kere, deniz olacaktı sonu.

Nehir öyle hızlı, öyle güzel dans ediyordu ki, başı dönüyordu, sarhoştu. Bulutlara dokunabildiğini düşünecek kadar sarhoş.

Sonra müzik durdu, rüzgâr kesildi, dans bitti. Rüya mı görmüştü yoksa? Masmavi nehrin
ortasında öylece kalakalmıştı. Yapayalnız. Arada kulağına üfleyen meltemler de olmasa... Meltemler kesilecekti yakında, biliyordu. Ama boğulmayacaktı mavinin derinliklerinde, ağırlığıyla boğmayacaktı onu. Kararlıydı. Sabırla bir sonraki rüzgârı bekleyecekti oracıkta. Kaldıkları yerden dans bir kere daha başlayacaktı doludizgin. Kavuşmanın anlamını öğrenecekti defalarca, kalbi acıyarak.

İnanmak istediği buydu. Bu nehrin, sonunda onu denize götüreceğine inanmak zorundaydı. Yoksa su onu eritecekti acımasızca.

Beklemeye başladı. Bekledi... Bekledi...