Önce kıpkırmızı bir alev göründü ağaçların arasından. Uzansam parmaklarımın uçları yanacaktı sanki. Büyülenmiş gibi bakakaldım dakikalarca. Alevler ağır ağır, ihtişamının tadını çıkartarak yükseldi. Sonra dinginleşerek, denizin üzerine doğru süzülmeye başladı. Onu en çok kimin özlediğini biliyordu besbelli. Alevler yavaşça alçaldı. Ardından Dolunay yerini alıp başladı denizle oynaşmaya.
Yılın en güzel geceleri, Dolunay’ın bana çapkınca gülümsedikleri. Denizle oynaşarak beni kıskandırmaya çalışır her seferinde. Oysa, bilmez mi benim onun en çok bu flörtöz yanını sevdiğimi? Her seferinde yeniden aşık oluyorum ona. Her doğuşunda başka bir yerden gösterse de kendisini benim için o hep aynı. Tutkulu, çocuksu, çapkın Dolunay. Kim bilir benim gibi daha kaç çağresiz var her ay, doğuşunda bulutsuz bir hava ümit eden? O bilir. O hepsinin farkında belli ki. Bilir de ondan böyle salına salına yanarak doğar her defasında. Ama güneş gibi kibirli değil o, rahatsız olmaz tutkulu bakışlardan.
Yine doyamadan gitti. Şavkını üzerime hatıra olarak örtüp vedalaştı. Şimdi bekleme vakti. Sabırlı, sakin. Onun gibi başım dik ve asil olmalıyım. O da beni özlemeli ki buluşmamız dillere destan olsun bir kere daha.
December 26, 2006
December 13, 2006
Hayallerim var...
Hayallerim var. Her gün bir yenisini ekliyorum. Ekledikçe anneme, en çok da ona anlatıyorum. Yapmazsam içimde kalır diyorum. ‘İçin amma da doluymuş’ diyor o da bana her seferinde gülerek.
Küçükken balerin olmayı hayal ederdim. Koca bir sahnenin ortasında süzüldüğümü, saniyelerce döndüğümü. TRT 2’de, gecenin bir yarısı verdikleri bale gösterilerini seyredeceğim diye tutturur, babamı uyutmazdım. Sonra da babamın kalsik müzik kasetlerini dinleyip evin salonunda kendi kareografimi uygulardım. Çocukluk işte. Arkadaşlık daha cazip geldiği için, bu hayalimden vazgeçtim. Sanırım her aileye bir balerin yeterli oluyor. 9 sene halk dansları yaptım da sahne hayalim gerçek oldu.
Bale hayali çizgi değiştirdi dansa dönüştü. Lord of the Dance’i seyrettim bundan 6 yıl önce bir gün televizyonda. Önümde dans etsinler istedim. Yerden kalkan tozu solumayı hayal ettim. Kendimi Rotterdam’da salonun 7. sırasında buldum. Hayalim gerçekleşmişti. Ama yeterli değildi. Ayak figürleri bu kadar zayıf olan bir kültürde bu dans bu denli keyif verebiliyorsa, kim bilir Türkiye’de yapılsa ne güzel olurdu. Sanırım bir tek benim hayalim değilmiş. Sultans of the Dance’i yarattı birileri. Madem balerin olamamıştım, şimdi sahneye çıkmanın tam sırasıydı. Ama hayali gerçekleştirebilmem için küçükken reddettiğim sütleri içmem gerektiğini nerden bilebilirdim ki!
Sıra tangoya geldi. Dans aşkı, tutkuya dönüşecek. Hiç birşey içimde kalmayacak. Sonra kendimi Arjantin’de bulacağım. Parke salonda ayaklarım kayacak, bakışlarım kilitlenecek, nefesim kesilecek. Biliyorum, yapacağım. Tıpkı yazarlık hayalimin gerçeğe dönüşmeye başladığı gibi, ya da 7 sene koridorlarında yürürken geri dönmeyi hayal ettiğim okuluma döndüğüm gibi... Ben istersem tüm hayallerimi gerçeğe dönüştürebilirim. Tüm anahtarlar elimde.
Biliyorum ki: “... bir şey istediğin zaman, bütün evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.”
Küçükken balerin olmayı hayal ederdim. Koca bir sahnenin ortasında süzüldüğümü, saniyelerce döndüğümü. TRT 2’de, gecenin bir yarısı verdikleri bale gösterilerini seyredeceğim diye tutturur, babamı uyutmazdım. Sonra da babamın kalsik müzik kasetlerini dinleyip evin salonunda kendi kareografimi uygulardım. Çocukluk işte. Arkadaşlık daha cazip geldiği için, bu hayalimden vazgeçtim. Sanırım her aileye bir balerin yeterli oluyor. 9 sene halk dansları yaptım da sahne hayalim gerçek oldu.
Bale hayali çizgi değiştirdi dansa dönüştü. Lord of the Dance’i seyrettim bundan 6 yıl önce bir gün televizyonda. Önümde dans etsinler istedim. Yerden kalkan tozu solumayı hayal ettim. Kendimi Rotterdam’da salonun 7. sırasında buldum. Hayalim gerçekleşmişti. Ama yeterli değildi. Ayak figürleri bu kadar zayıf olan bir kültürde bu dans bu denli keyif verebiliyorsa, kim bilir Türkiye’de yapılsa ne güzel olurdu. Sanırım bir tek benim hayalim değilmiş. Sultans of the Dance’i yarattı birileri. Madem balerin olamamıştım, şimdi sahneye çıkmanın tam sırasıydı. Ama hayali gerçekleştirebilmem için küçükken reddettiğim sütleri içmem gerektiğini nerden bilebilirdim ki!

Sıra tangoya geldi. Dans aşkı, tutkuya dönüşecek. Hiç birşey içimde kalmayacak. Sonra kendimi Arjantin’de bulacağım. Parke salonda ayaklarım kayacak, bakışlarım kilitlenecek, nefesim kesilecek. Biliyorum, yapacağım. Tıpkı yazarlık hayalimin gerçeğe dönüşmeye başladığı gibi, ya da 7 sene koridorlarında yürürken geri dönmeyi hayal ettiğim okuluma döndüğüm gibi... Ben istersem tüm hayallerimi gerçeğe dönüştürebilirim. Tüm anahtarlar elimde.
Biliyorum ki: “... bir şey istediğin zaman, bütün evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.”
December 05, 2006
Güneş o kadar güzel doğuyor ki…
Hayata yön verebilmek. Hayatı yaşadığını hissedebilmek. Bir de nehrin kenarındaki bankta yerini alıp gözünü ayırmadan onu izlemek.
Önceleri yapamadıklarımın, gidemediklerimin, bırakamadıklarımın sebeplerini uzaklarda arardım. “izin vermedi”, “ayıp olur”, “üzülür”… Böyle yaşarken her şeye bir bahane bulmak çok kolay. Bahaneler yönetmeye başlar hayatı. Zamanla bahaneler gerçeklerin yerini alır. Yaratıcılık sınır tanımaz olur ama ne fayda. Hayat akıp gider. Siz kendinizi nehrin kenarında oturur bulursunuz. Ta ki dibe vurana dek.
Dibe vurmak. Bir insanın ömrü boyunca başına gelebilecek nadide duygu. Her insan bu kadar şanslı değildir. Seyreder durur nehri. Kendi gerçekliğini yitirip gölgeleşmiştir. Nehir, akıp giderken bir gün bir el tam tepesinden bastırmaya başlar. Sonra el kulakları tıkar. Bir tek kelime, minicik bir görüntü, hiç tadılmamış başarısızlık duygusu bir tokat gibi şaklar. Dibe vurdun. Orada ne kadar kalacağın sana bağlı. Tıpkı nehri seyrettiğin gibi düştüğün o dipsiz kuyudan hiçbir zaman çıkamayabilirsin. Hayatta her şey tercihlerden ibaret. Hep başarmak ya da başarı sanrısıyla yaşamak, hep dipte saklanmak ya da tırnaklarınla çıktığın kuyunun sonunda gördüğün o gün doğuşunun tadına varmak. Gün doğuşunu uzun süre sonra seyredebilenler bilir onun mucizelerini. Her gün güneş farklı yerden doğar farklı yerden batar. Nehri seyredenler bilmez bunu. Onlar görmez, duymaz, koklamaz. Bakar dururlar.
Oysa kuyudan çıkanlar tırnaklarının tatlı acısını unutmamıştır daha. Artık nehri karşıya yüzebilirler. Boğulduklarında bilirler ki bu yalnız onların suçudur. İşte tam da bu yüzden boğulmamak için kendi rotalarını gözlemleri, birikimleri doğrultusunda kendileri çizerler. Gölgeleşmek bahanelerin ardında, en büyük korkularıdır. Hayatın her bir zerresinden tad almayı, pay çıkartmayı bilenler boğulmaz, ışık verirler.
Gölgeleştim. Başarı sandığım başarısızlıklarım tokat gibi
şakladığında kendimi en dipte buldum. Ağladım. Şikâyet ettim. Daha da kısa bir gölge oldum. Tırnaklarımı duvara yerleştirip tırmanmaya başladım. Canım acıdı. Ağladım. Geri dönmek saklanmak istedim. Direndim. Tırmandım.
Güneş o kadar güzel doğuyor ki…
Önceleri yapamadıklarımın, gidemediklerimin, bırakamadıklarımın sebeplerini uzaklarda arardım. “izin vermedi”, “ayıp olur”, “üzülür”… Böyle yaşarken her şeye bir bahane bulmak çok kolay. Bahaneler yönetmeye başlar hayatı. Zamanla bahaneler gerçeklerin yerini alır. Yaratıcılık sınır tanımaz olur ama ne fayda. Hayat akıp gider. Siz kendinizi nehrin kenarında oturur bulursunuz. Ta ki dibe vurana dek.
Dibe vurmak. Bir insanın ömrü boyunca başına gelebilecek nadide duygu. Her insan bu kadar şanslı değildir. Seyreder durur nehri. Kendi gerçekliğini yitirip gölgeleşmiştir. Nehir, akıp giderken bir gün bir el tam tepesinden bastırmaya başlar. Sonra el kulakları tıkar. Bir tek kelime, minicik bir görüntü, hiç tadılmamış başarısızlık duygusu bir tokat gibi şaklar. Dibe vurdun. Orada ne kadar kalacağın sana bağlı. Tıpkı nehri seyrettiğin gibi düştüğün o dipsiz kuyudan hiçbir zaman çıkamayabilirsin. Hayatta her şey tercihlerden ibaret. Hep başarmak ya da başarı sanrısıyla yaşamak, hep dipte saklanmak ya da tırnaklarınla çıktığın kuyunun sonunda gördüğün o gün doğuşunun tadına varmak. Gün doğuşunu uzun süre sonra seyredebilenler bilir onun mucizelerini. Her gün güneş farklı yerden doğar farklı yerden batar. Nehri seyredenler bilmez bunu. Onlar görmez, duymaz, koklamaz. Bakar dururlar.
Oysa kuyudan çıkanlar tırnaklarının tatlı acısını unutmamıştır daha. Artık nehri karşıya yüzebilirler. Boğulduklarında bilirler ki bu yalnız onların suçudur. İşte tam da bu yüzden boğulmamak için kendi rotalarını gözlemleri, birikimleri doğrultusunda kendileri çizerler. Gölgeleşmek bahanelerin ardında, en büyük korkularıdır. Hayatın her bir zerresinden tad almayı, pay çıkartmayı bilenler boğulmaz, ışık verirler.
Gölgeleştim. Başarı sandığım başarısızlıklarım tokat gibi
şakladığında kendimi en dipte buldum. Ağladım. Şikâyet ettim. Daha da kısa bir gölge oldum. Tırnaklarımı duvara yerleştirip tırmanmaya başladım. Canım acıdı. Ağladım. Geri dönmek saklanmak istedim. Direndim. Tırmandım.Güneş o kadar güzel doğuyor ki…
Subscribe to:
Posts (Atom)
